12/3/2009
Bir hayali yolculuk...
O’NU BEKLERKEN
Merhamet Pınarı/ Ab-ı Hayat
Yıllar önce, yaklaşık bin dört sene küsur sene önce, dünya karanlıklar içindeydi. İnsanlık, zulüm denilen korkunç canavarın eline düşmüş can-hıraç feryadlarla bağırıyor ve “El aman el aman yardım edecek yok mu!” diye haykırıyordu.
İşte yıllar yıllar önce bugün, O beklenen “Güneş” doğdu Faran dağlarından…
Bugün, o gün gibi Âkif’in ifadesiyle “Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi, Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!” ve zulmün karanlığı aydınlığa inkılap etti.
Peki O’ndan önce nasıldı ki? Bu denli büyük heyecanla beklenmesi nedendi bu Zat’ın? Durdum ve düşündüm bunları sonra hayalen o günlere bir seyahat yapmaya karar verdim. Öncelikle, okuduklarımı, duyu-dinlediklerimi, zihnimin tozlu raflarında duran tüm bilgileri bir yokladım ee malum yolculuğa hazırlıksız çıkılmaz yolluk gerektir bunlardan bir yolluk derledim ve tarihin sayfasını aralayıp önüme kurulan sahneden içeri giriverdim.
Öğlen güneşi etrafı kavuruyor, kızgın kumlar sanki öfkenin yakıcılığla etrafını dağlıyordu. Ancak ne güneş ne de çöl hatta çölün vahşi kralı aslan bile karşısında buz kesip donduğu bir şey vardı, bunları buz kestiren şey zulmün ta kendisiydi.
Yürüyordum şaşkın bakışlar içinde etrafımda olup bitenlere anlam verme çabası içindeydim. Yüzler de ya keder ve hüzün vardı ya da kibir ve gurur… Çepeçevre sarmıştı her yeri karanlığın kasveti..
Bir sesle irkildim önce, bağırıyordu bir çığırtkan “Satıyorum efendiler satıyorum satıyooorum satıyooooorum, saaaaattım!” ne satıyordu bu adam bu kalabalık nereye bakıyordu. Yaklaştım usul usul… O da nesi burası nasıl bir pazar yeri ! Dehşetle büyüdü gözlerim daha onüç-ondört yaşlarında yavrular, kadınlar-erkekler, ihtiyarlar-gençler… İnsanların satıldığı adına ‘köle pazarı’ denilen yermiş burası. Anasından babasından, evinden barkından, vatanından yurdundan koparılan kaçırılan kimsesiz, zavallı insancıklar burada birer eşya gibi alınıp satılırmış… On yedi yaşlarında bir kız çocuğunu kolundan sürekleyerek getirdiler çığırtkan büyük bir keyifle anlatıyor ve bir yandan da kendini gizlemeye çalışan kızcağızın orasını burasını açmaya çalışıyordu çünkü ne kadar açıp-saçılırsa o kadar çok para edeceğine inanıyordu… Aklım almadı bu alış-verişi (!)
Kaçmak istedim buradan, yok yok bana göre değildi anlaşılan bu zaman. Çevirdim başımı ve geldiğim yönden dönmek istedim. Ama nafileydi anlaşılan. Şimdi gördüklerim mi daha beterdi az evvelkiler mi? Bir adam, ayağını üstüne koyup var gücüyle çiğnemeye çalıştığı siyahi birine durmadan kırbaçla vuruyor ve vurdukça kahkahalar atıyordu. Bundan öylesine zevk alıyordu ki sanki kahraman bir kumandan edasıyla etrafına öbürlenerek yaptıklarını anlatıyordu. Yoruldukça konuşuyor biraz dinlenince tekrar kırbaca sarılıyordu. Bu insana benzeyen mahlukun yanına varsam ve “Be hey adam az merhamet et, bak adamcağızı öldüreceksin, hey sen sana söylüyorum merhamet nedir bilmez misin sen?” merhamet merhamet merhamet…
Kulaklarımda yankılanıp duruyordu bu kelime birden bir film sahnesi canlandı gözümün önünde, hani izleyenler bilir rahmetli Haluk Kurdoğlu’nun oynadığı bir filmdi adı Reis Bey, hakim iken polis raporuna göre bir genci idama mahkum etmişti, annesinin merhamet diye haykırmalarına aldırış etmeden ve sonradan yani genç idam olunduktan sonra masumiyeti ortaya çıkmış ve hakimliği bırakmıştı neyse uzatmayayım. Reis Bey, bir gün kahvede oturup gençlerle sohbet ederken polis baskın yapar ve orada bulunan torbacılardan biri üzerindeki uyuşturucu paketlerini bu adam eski hakimdir bunu aramazlar diye düşünerek Reis Bey’in ceketinin cebine atar. Ama heyhat ki, polis herkesi arar ve uyuşturucu paketleri Reis Bey’in üzerinden çıkar. Oradaki herkes bunların ona ait olmadığını bilir ama elden ne gelir, tutuklanıp hakim huzuruna çıkartılır uzun bir konuşma yapar ve o konuşmasının içinde şu cümlelerde geçer: Merhamet insanlara merhameti öğretmek insandaki kötülük iktidarını döve döve pekiştirmek yerine ohlıya ohlıya yumuşatmak. Merhamet hava gibi su gibi muhtaç olduğumuz iksir. Baş aşağı bir cemiyeti baş yukarı edecek bir kuvvet. Acımasızca idama götürdüğüm çocuk bana ‘Buz çölünde yol alıyorsunuz’ demişti. Hepimiz bütün insanlık buz çölünde yol alıyoruz. Aldığımız nefesler bile sipsivri kayalıklar şeklinde donuyor. Bakarken gözle bıçaklıyor, dinlerken kulakla zehirliyoruz. Damak kirletiyor, el solduruyor. Bütün bunların kanunlarını bilmiyoruz da kanun çıkarmaya kalkıyoruz. Olur mu hiç? Sen kaplanı yetiştir besle sonra pençe atıyor diye kement at, ipe çek. Yazıktır kaplana, günahtır kaplana. Merhamet…..Çocuk bana ‘Ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz’ dedi. Ağladıkça anlıyorum, ağladıkça anlıyorum. Artık, bütün mantık hesaplarımı kaybettim. Hem de öylesine kaybettim ki, Amerika’da bir cinayet işlense de dünya çapında bir ses sorsa ‘Katil kim?’, ‘Benim’ diye haykırabilirim. Soğuk kış geceleri, köprü altında yatan çıplakların vebali benim boynumda, gömleğimin yakasında. İsterse çareme Adli Tıp baksın, fakat bir hastaneye girsem de kan kanseri çeken hastalar görsem, acaba onları bu hale ben mi getirdim diye düşünüyorum. Ben ne yaptım, uykuda, baygınlıkta, annemin karnında, babamın kanında hangi cinayeti işledim, hangi mukaddesi kirlettim ki, kendimi gelmiş gelecek bütün fenalıkların tek sorumlusu biliyorum. İçimde ne arıyorlar, içime doğru suçluyum ben. Bir de kalmış belki kendimden birine, ondan öbürüne geçer bir merhamet yangını çıkar bütün ülkeyi sarar diye tımarhanelik bir hayalin peşine düşmüş gidiyorum…..” ve film biterken şu cümleler akar birer su misali Reis Bey’in dudaklarından: “Göklerin, merhamet dolu dolduğuna inanıyorum. Bizse nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş yaşamayı öldürüyoruz. Merhamet, alem bu temel üzerinde. Eğer toprağa, tohuma hatta kire lekeye merhamet olunmasaydı su olur muydu? Rengin merhamet, sesin merhamet pırıltılı şırıltılı su. Ne duruyorsunuz? Sökün sahte su borularını, ev ev merhamet şebekeleri kurun. Tepelerinizdeki çatıları da yıkın, göklerle temasa geçin. O zaman göreceksiniz ki acı su borularından, kendi kendine tatlı su akacak. Ve başlar üstünde güneşe yol veren kubbeler yükselecek…”(Filmi izlemek isteyenler tıklayınız.)
Bu sahne biraz uzunca sürdü, neyse meseleye dönelim. (Şimdi Mevlana geldi aklıma o da bazen Mesnevi’de buna benzer cümleler kurarak meselleri kapatır.)
Çevirdim yüzümü yine ve arkamı döndüm, bu haykırışıma kulak tıkayan taş sinelere ve anladım artık çıkmak gerekti benim için.
Koşmaya başladım kaçıyordum bu karanlıktan ancak bir feryat durdurdu beni. O öyle bir feryattı ki küre-i arza dağıtılsa tüm dünyanın ödünü koparırdı. Sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladım ve ayaklarım beni bir kuyunun başına getirdi. Eğildim içine baktım, belli belirsiz bir karartı vardı. Yok yok bu bu bir insandı uzattım elimi, tut elimi tut diye haykırdım, çırpındım… Ama nafileydi gayretlerim çok geçti. Uzun siyah saçlarını görünce fark ettim durumu ve dilime şu ayet dolandı: “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna hangi günahı sebebiyle öldürüldüğü sorulduğu zaman...”(Tekvir,81/ 9). Evet bu bir kız çocuğuydu… Ben tam nasıl bir insan bu yapabilir diyecektim ki. Bir ses gök gürültüsünden daha korkunç, yer sarsıntısından daha dehşet verici bir ses yankılandı boşlukta; “Ayşeeeeeeeem! Öpüp koklayamadığım, başını okşayıp sevemediğim, kızım diyip alıp sokağa çıkamadığım, yavrum kızım Ayşem. Hangi tanrı buna müsaade edebilir, hangi kavim bunu hoşgörebilir, hangi vicdan bunu kabullenir. Kızım Ayşem, yavrum….” diyor ve kavminin yanlış düşüncesine, inançlarına, atalarının geleneklerine, kısacası zulme ve karanlığa meydan okuyordu. Teselli etmek için yanına yaklaştım ama söyleyecek bir şey bulamadım. Dizlerimin üzerine çökmüştüm. Omuzlarıma çöken bu zulüm ağır gelmişti dizlerime… karanlık koyulaştıkça koyulaşmıştı. Kalkıp gitmek istiyordum ama o mecal yoktu dizlerimde. Her şeyden umudumu kesmiştim ki, işte tam o sırada ‘Dolunay doğdu üzerimize Veda tepelerinden” bir Nur aydınlattın etrafı, zulmet kaçıyordu çünkü saklanacak bir karanlığı kalmamıştı. Evet, karanlığın en koyu anında yetişmişti bu Işık. Ve dünya beklediği, müjdelendiği ve nerede diye ufku beklediği Nur’a kavuşmuştu nihayet.
Hoş geldin Ey Alemlere rahmet olsan Sevgili, hoş geldin gönüllere Sevgi olan Efendi, hoş geldin kalplere Merhamet şebekeleri sunan Ab-ı hayat Gönüller sultanı. Hoş geldin ya resulallah.
Mevlid Kandilinin tüm müslümanlara hayırlı ve mübarek olmasını niyaz ederim. Dilerim Cenab-ı Mevlam kusurlarımız affeder ve bizleri Efendiler Efendisi'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) layık ümmet eyler. (Âmin)

0 yorum yazılmıştır