19/7/2009
Yazıyorum...
KONUŞMAK MI YAZMAK MI?
Yoksa Okumak mı?
“Konuşmak yazmaya engelmiş son zamanlarda bunu fark ettim. Bir kimse ne kadar çok konuşursa yazacakları o kadar azalıyormuş.” dedi. Arkadaşı; “Bu sözüne kısmen katılsam da tam olarak doğru diyemem” dedi ve ekledi “Evet, konuşmak yazacağın şeyleri azaltabilir şöyle konuştukça okumaktan da uzaklaşırsan. Bilirsin bir atasözü vardır ‘Küpün içinde ne varsa dışına o sızar’ lakin küpün dışına bir şey sızması için küpün dolu olması gerekir di mi? Sen konuştukça küpün içindekinde azalma olur eğer okuyarak bunu takviye etmezsen o zaman dışına sızacak pek bir şey kalmaz ve artık yazamazsın. Peki, sen okuyor musun?”
Evet, bu sözler üzerine derin bir sessizlik oldu zira arkadaşının söylediklerinde doğruluk payı epey yüksekti bir iç çekti konuşacak gibi oldu ama vazgeçti. Saatine bakıp “Benim kalkmam gerek” diyerek izin istedi ve onların yanından kalktı. Öylesine dalgındı ki onunla birlikte masadan kalkan diğer arkadaşını bile fark etmedi bir süre.
“Doğru söylüyor” dedi. Arkadaşını bu fısıltı gibi olan iç konuşmayı anlamadı önce “Efendim bir şey mi söyledin?” dediğinde kendine geldi. “Yok, yok bir şey eee orda çok konuşamadık neler yapıyorsun?” diye bir soru ile mevzuyu değiştirmek ve kafası dağılsın diye havadan sudan, kuşlardan böceklerden bahsetmek istiyordu.
Ve, bir süre böyle konuştular. Eskiden bahsedip gülüştüler. Ancak kafasının bir yerinde hep o soru vardı “Sen okuyor musun?” uzun bir zamandır okumuyordu hatta artık okumanın gereksiz olduğunu dahi düşünüyordu o şimdi bu soruya ne cevap verecekti?
Tramvaydan eve gidene kadar ara ara arkadaşına hafif gülümsemelerle ve baş sallamalarla konuştuklarını dinlediğini ifade etmeye çalışsa da sessizliği onu dinlediğinden değil derin bir düşünce denizine dalmasındandı.
Eve vardıklarında epey yorulmuş olduğunu fark etti. Ayakları sızlıyordu ama asıl yorgunluğu beyin kıvrımlarındandı.
Yemek hazırlayıp yedikten sonra çaylarını yudumlamaya başlamışlardı. Tatlı bir sohbet başlamıştı. Nelerden bahsedilmedi ki…. Eskiler, yeniler, devlet işleri, Öss, memurluk v.s. v.s.
Saat epeyce ilerlemişti ve herkes yatmak için odalarına çekilmişti. O da yatağına uzanmış gözlerini tavana dikmiş yine o soruyu düşünüyordu “Sen okuyor musun?”. Uyumak için çok uğraşmış ve sonunda zor ve çetin geçeceğini bilemeyeceği bir kabusa dalmıştı.
İnsan uykusunda dinlenemez miydi hiç? Uyumak rahat etmek için değil miydi? İnsan kabus görmek için mi uyurdu?
***
Garip bir kasvet vardı havada, bu sıkıcı hava ve birde ortama hakim olan sisli bir yerde bulunuyordu. Gözlerini etrafında gezdirdi nerede olduğunu anlamaya çalıştı.
Ağaçlık bir yerde duruyordu, ama burası bir orman değildi zira ağaçlar çok seyrekti ve yüksekçe tepeler görünüyordu ağaçların arasından.
Oturduğu yerden kalktı ve yürümeye başladı şaşkın bakışlar içinde. Neresiydi burası, burada ne işi vardı, kimseler yok muydu buralarda…. Bu ve benzeri pek çok soru zihninin kıvrımlarından dolanıp dilinden düşüyordu yeşil çayırlara.
Bir süre daha etrafına bakarak yürüdü sonunda yorulduğunu fark edince orada duran bir kayanın üzerine oturdu. İşte o sırada bir ses duydu “Ne arıyorsun burada evladım, yolunu mu kaybettin?” Önce korktu, sonra başını kaldırdığında elinde uzunca bir baston tutan, beyaz saçlı uzun beyaz sakallı, güler yüzlü bir amca gördü. Ayağa fırladı hemen “Evet, amcacığım yolumu kaybettim.” dedi.
Bu karşılaşma uzun bir yolculuğun başlangıcı olacaktı. Yaşlı Bilgin, “Kalk evladım benimle gel” dedi ve yola koyuldular….
..........Devam edecek............................ (En azından ben öyle umuyorum)...............................

0 yorum yazılmıştır